Bilmenin Laneti — Kişisel Bir İç Dökme

Gizem Aygün
5 min readOct 17, 2023

1990 yılında Stanford Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunu Elizabeth Newton bir deney gerçekleştirdi. Deneye katılanlar iki gruba ayrıldı, ritm tutanlar ve dinleyenler. Deney oldukça basitti: Ritm tutanlar herkesin bilebileceği kadar basit, örneğin doğum günü şarkısı gibi herkesçe bilinen şarkılardan seçtikleri bir tanesinin ritmini parmaklarıyla masaya hafifçe vurarak tutacak ve dinleyenler de bu şarkıların ne olduğunu tahmin edecekti. Bu şekilde tam yüz yirmi şarkı çalındı. Deney başlamadan önce dinleyiciler şarkıların en az yarısı bilebileceklerini düşündüler. Oysa deney sonunda görüldü ki sadece üç şarkı doğru tahmin edilebildi, yani %2,5 başarı oranı. Dinleyiciler her iki şarkıdan birini doğru bilebileceklerini düşünürken yalnızca kırk şarkıdan birini doğru bilebildi. Neden?

Ritm tutanlar ritmi tutarken şarkıyı da bildikleri için her şey çok kolaydı. Oysa dinleyenler için bunlar birer ritm değil, anlamsız bir tıklama serisinden ibaretti. Buna rağmen ritm tutanlar dinleyenlerin nasıl bilemediklerin hayret etti.

-Doğum günü şarkısı işte, bunu da bilemiyorsan sen ne biliyorsun güzel kardeşim?

Problem şu ki, biz bir şeyi bildiğimizde -mesela bu deneydeki basit şarkılar- bu bilgiye sahip olmamanın nasıl bir şey olduğunu hayal bile edemez hale geliyoruz. Öyle ya, biz biliyorsak bu herkesin bildiği bir şeydir. Bir bilgiyi ya da fikri paylaştığımızda da karşımızdakinin bizimle aynı düşünce şekline sahip ve bizimle eşit bilgi seviyesinde olduğunu farzederek anlaşılmayı bekliyoruz. Buna bilginin laneti deniyor. Sanırım iletişim kurmanın en büyük engeli de bu lanet ve bu dünyada anlamak da anlaşılmak da çok zor. Ben burada başka bir konuya odaklanmak istiyorum: Sahip olduğumuz bilgiyi küçümsemek. Bilginin herkeste eşit derecede var olduğunu düşündüğümüz sürece bu bilgiyi yayma motivasyonumuzu da kaybediyor olabilir miyiz?

Uzun zamandır ama özellikle de son bir yıldır yaşamsal ihtiyaçlar ve rutin işler dışında neredeyse hiçbir şeyle ilgilenmeden bilginin peşinde koşuyorum. Ruhların Kaçışı filmini izlediyseniz No-Face gelsin gözünüzün önüne. Onun bütün ruhunu sarmış açgözlülüğüyle bulduğu tüm yiyecekleri dev ağzına doldurarak gittikçe genişlemesini hatırladınız mı? Kendimi No-Face gibi hissediyorum çoğu zaman. Daha çok bilgiye sahip olma hatta her şeyi bilme arzusuyla alınmış ve okunmak için sıraya girmiş kitaplar. Aynı anda okunan 4–5 kitap, alınan eşzamanlı 3–4 eğitim, konferanslar, videolar, makaleler… Bir yılda vaktimi doğru şeye ayırmanın beni ne kadar ilerlettiğini yeni yeni fark ediyorum. Tek bir tanesini bile paylaşmadığım bir sürü bilgiyle dolu zihnim -aferin bana- peki bu bilgi sizin ne işinize yarayacak? Gelelim bu yazıyı yazmamın asıl sebebine. Bir yerlerde benim gibi bilgiyle lanetlenmiş biri varsa ve savaş ganimeti gibi biriktirdiklerini zihninin derinlerinde gömüyorsa belki de yalnız olmadığımızı hatırlayıp kendimizi özgür bırakma zamanı gelmiştir.

Spoiler Alert: Yazının bundan sonraki kısmı tamamen benimle alakalı olacak.

35 yıllık hayatımın uzunca bir kısmını beni mutlu eden şeyi arayarak geçirdim. Üç farklı üniversite branşı, sayısız hobi, aynı alanın farklı kollarında ilerlemiş bir iş hayatı. Sosyal ilişkilerimde bile beni mutlu eden dengeyi yakalayana kadar uçlarda gezindim. Kısacası tüm tuşlara bastım. Bazıları işe yaradı, çoğu beni yordu. Sonra bir Perşembe günü o sıralar sıkça geçirdiğim basit bir enfeksiyon ile acile girdiğimde orada kayda değer bir süre geçireceğimi ve korkunç fiziksel acılar çekeceğimi bilmiyordum. Sadece ölmemeyi umarak başladığım bu süreci çok şükür ki eskisinden de iyi bir sağlık durumuna kavuşarak tamamladım ama asıl ödül mental oldu. Size hayat çok kıymetli diye nutuk atmayacağım elbette. Bunu da bilmeyen yani ne bileyim…

Bu hastalık benim başıma gelen en güzel şey oldu. Tekamül nedir bu süreçte anladım. Çözülmemiş problemlerin nasıl insanın hayatını kabusa çevirdiğini de. Çalışmak bir yana merdiven çıkacak bile halimin olmadığı o günlerde iş hayatım da zorunlu olarak askıya alındı elbette. Her şeyi kontrol etme arzusuyla çıldıran ben hiçbir şeyi kontrol edemediğimi kabullendim ve akışa bıraktım kendimi. Bir gün hiç de aklımda olmayan bir şey yapıp doğum haritamı analiz etmesi için bir astrologdan danışmanlık aldım. Bana bir çok bildiğim, bir o kadar bilmemezlikten geldiğim şeyler anlattı. En sonunda hiç bilmediğim bir şey dedi, “Astroloji eğitimi almayı hiç düşündünüz mü? Buna çok yatkın görünüyorsunuz, yanlış anlamayın ama ısrarla değerlendirmenizi önereceğim.”

Astroloji o güne kadar sadece 12 burç ve gazete köşesinden ibaret olan bir şeyken akışta kalmaya karar verdiğim an ve eğitimi olduğundan bile habersizken bana önerilmişse ne kaybederim dedim ve balıklama daldım konuya. Bugün tam bir yılı devirdim eğitim sürecinde ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki yıllardır aradığım mutluluğu buldum. Her şeyi ama en çok da görünenin ardındaki gerçeği bilebilme imkanı. Nihayet sonsuz merakımı giderebilmenin yolunu buldum ve deli gibi öğrenmeye başladım. Başlarken hiç de olmayan hedeflerim bu bir yıl içerisinde fazlasıyla şekillendi ve serseri mayından hedefe uçan oka evrildim. Henüz hedefe varmasam da doğru yolda ilerlediğimi de görebildiğim için bir noktada bildiklerimi paylaşarak ilerlemeye karar verdim ki işte yazının başında bahsettiğim lanet de tam bu noktada zihnimi ele geçirdi.

-Bunlar daha hiçbir şey, öğrenmem gereken tonlarca şey var.

-Bunu zaten herkes biliyordur, benim daha ilginç bir şey anlatmam lazım.

-Dünyanın sırrını anlatacağım sanki, bu yeterli değil.

Falan filan… Bence ana fikri anladınız.

Bu yazıyı yazmadan önceki gece eşimin desteğiyle bu adımı atmaya karar vermiştim ama nereden başlayacağımı hiç bilmiyordum. Sonra sabah bir telefon aldım. Sevdiğim birinin komaya girdiği haberi. Benim için çok da sürpriz değildi zira astrolojik olarak işlerin bu noktaya gelebileceğini bir kaç hafta önce zaten öngörmüştüm. Şimdi sıradaki adım bundan sonrasında olabilecekleri öngörmekti. Ne yazık ki bir öngörüm de var ve hiç de iç açıcı değil. Başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğimi biliyorum ve yine bugün ilk defa bu bilginin ağırlığı altında ezilmeye başladığımı hissettim. Kabuğumu kırmak ve yükümü hafifletmek için bundan daha iyi bir zamanlama olabilir mi?

Dünyada her şeyin bir sebeple yaratıldığına inanıyorum: insanlar, hayvanlar, bitkiler, eşyalar… Ve amacına hizmet etmeyen her şeyin de hakkının yendiğini düşünüyorum. İstiflenip kullanılmayan şeyler mesela. Boşa geçen amaçsız hayatlar. Ya da bir amaca hizmet etmeyen bilgiler ve gerçekler. Astroloji bizim dünyaya geliş amacımızı anlamamıza yarayan bir istatistik ilmi. Doğum ve ölüm arasındaki sonsuz ihtimallerden hangilerinin daha mümkün olduğunu anlayıp ona göre seçimler yapmamızı ve seçimlerimizin sonunda olabilecekleri anlatan bir araç. Bugün o yakınımın komadan çıkmama ihtimalini bilmek ne işime yarayacak diye sorguladım ama cevap annemden geldi: “Artık olabilecek en kötü senaryoya karşı hazırlıklısın.” Ben de artık amacına hizmet etmeyen bilgileri istiflemekten vazgeçiyorum ve “orada bir yerde bu bilgilere ihtiyacı olan bir kişiye bile dokunabilirsem ne mutlu bana” diyerek yolculuğuma yeni bir sayfa açıyorum.

P.S. Eğer insanların 12 gruba ayrılmasının ve her grubun başına aynı zamanda aynı şeylerin gelmesinin mümkün olmadığına inanıyorsanız o kadar haklısınız ki bunu tartışmaya bile gerek yok. Eğer astroloji nedir ve ne işe yarar, nasıl kullanılabilir merak ediyorsanız aynı noktadayız demektir ve bunları bildiğim kadarıyla paylaşmak için artık hazırım. Bu yolculuk uzun ve inişli çıkışlı. Eşliğinize minnettarım, buraya kadar okumanıza olduğum gibi.

Sevgiler,

G.

--

--